To my deepest inquisitions
You could be the one I’ll always love
Muse - Unintended
- June 1
- , 2012
Küçücük gemide düzen niye bozulur be Kamil?
Uğur Yücel - Lalelide bir Azize
gitmek istemediğin şehirlerden geliyorum geceleri. rüyalarında kuruyan nehirlerden geliyorum. bir kaplumbağanın kalbiyle geliyorum. bir kaplumbağanın kalbini sökersen o kalp bir saat daha atar. bir dere elli sene sonra taşar bir telefon yüz yıl çalar. ne öğrendik bu aşktan: insan bir gün herkesi unutabilir. o zaman hayaletlere inan çünkü onlar hep dokunabilir.
-Emrah Serbes
- May 31
- , 2012
gözyaşları içinde toprağa verildi.” cümlesinin gizli öznesiyim ben.
gözyaşlarından uzak şekilde toprağa veren.
- May 31
- , 2012
her yara, yeni bir şey öğretir insana. ayakta kalmasını öğrenmiş çocuklar için, kaybetmek büyük bir mesele değildir.
burak aksak (via kaleici)
sensiz gecelerde hep tabancayla uyurum.
- May 28
- , 2012
benim çocukluğum eskiciye satacak demir toplayarak geçti. harçlığımızı çıkartırdık. babam para verirdi, arkadaşlarıma bile verirdi hatta biz balkondan bağırıp isteyince. ama işte çocukluk. çöplerden kutular toplayıp tezgah kurar sonra da kağıttan yaptığımız uçakları, gemileri falan kaldırımda satmaya çalışırdık. uçakları elli bin liradan satardık hatta. o zamanlar bir uçak satabilseydim şimdi çok zengindim.
yine eskiciye demir satma olayına dönelim. zaten bir demiryolcu oğlu olarak pek yabancı olmadığım raylara çok daha yakındık eskişehir’e taşındığımız zaman. hemen yüz metre kadar yanımızda enveriye istasyonu vardı. hala var gerçi. bir de bilmeyenler için anlatayım, enveriye istasyonu haydarpaşa-adana hattının eskişehirdeki duruş noktasıdır. eskiden pamukkale ekspresi de vardı, denizliye kadar turist taşırdı. şimdi bir tek iç mavi kaldı, o da arifiye-adana çalışıyor artık, meramı da kaldırdılar.
o zamanlar rayların kenarından traversleri toplardık, arabadaki balata işlevini gören dökme demirden ağır parçalar. gözümüz dönmüştü ilk gördüğümüzde. hemen toplayıp ilk gelen eskiciye satma kararı aldık. üç gün sonra eskici geldi ama almadı: üzerinde tcdd amblemi olduğu için yasakmış.
o yaz hayattan öğrendiğim şey, benim hiçbir zaman bir şeyleri satamayacağımdı. ve bunu rayların üzerine elli bin liralık demir para koyup yamulttuğumda anlamıştım: o zamanki günlük harçlığımı kullanılmaz hale getiriyordum. benim kâr etmek gibi bir amacım yoktu belki de.
o istasyon bana çok şey kattı ama. orada beklemeyi öğrendim. birkaç tren kaldırdım oradan, çarşıya gider gelirken yürüdüm. okul yolumun üstündeydi, dört sene yürüdüm. bisikletle geçtim gittim, yanında çeşme vardı, su içtim. çişim geldiği zaman arkadaki ağaçlıklara gittim, orada bir anıt mezar gördüm. ama mezar da anıt da içerisindeydi. istasyonun adından yola çıkarak orayı enver paşanın kurduğunu zannettim. arifiyeyi de arif paşa kurdu zannederdim yine çocukken.
sonraları yaşım iyice ilerledi, istasyonların tren bekleyenlerden çok hiçbir şey beklemeyen insanlara ev sahipliği yaptığını anladım. afyona gidecek insanların daha ucuz olduğu için istanbula gittiklerine şahit oldum, biletlerini ben kestim hatta. siz hiç elektrik ocağında demlenen çaydan içtiniz mi? eğer bir kadına çay ikram edecek olsaydım, elektrik ocağında demlerdim. dünyanın en güzel çayıdır o. rayların kenarına oturup bir sigara yakmıştım o gün, altı saat sonra gelecek tren için istasyon şefiyle beraber bekliyorduk. elimde de çayım vardı. arkamda behiç erkin yatıyordu, onun da mezarına bir bardak çay döksem mi acaba diye düşündüm, ama çay o öldükten sonra gelmişti bizim memlekete. gereksiz buldum.
en son iki gün önce oradaydım yine. termos niyetine bir termos bardak aldım evden, bir de bardak niyetine ince belli küçük çay bardağı. bir paket sigaramı ve yandan açmalı bıçağımı da cebime koydum, tespihimi de sol cebime attım tabi. geceleri pek tekin olmaz çünkü oralar. sağ tarafıma baktığımda bana doğru gelen iki adam gördüm, yaşıtım adamlar. tipleri de pek tekin değil, korkuyordum açıkçası. solumda elli metre ileride banklar vardı yolcular için. herifler neden orada oturduğumu sordular, şimdi anlıyorum ben de; oturma şeklimi düşününce aklımı kaçırdığımı sanmaları pek de anormal değildi zira. “e banklar yolcular için kardeşim, ben yolcu değilim.” diye cevapladım. gülmeye başladılar, aldırmadım. “neden evinde değilsin o zaman?” diye sordular. “evimdeyim ya işte,” dedim; “benim evim buralar.”
arkamdan söylendiklerini duyuyordum giderken. “deliye bak lan, ölmeye gelmiş, raylara oturmuyor. amına koyduğumun akılsızı.” sessizce söylendim ben de arkalarından, “ben rayların ortasına oturmam, kenarına otururum. herkes yerini bilecek.”
28 Mayıs
And I always sleep with my guns,
When you’re gone.
Shivaree - Goodnight Moon
- May 28
- , 2012
bir gün daha geçiyor,
gel diyorum güne
gel bir çay ikram edeyim.
ama gün bu, durur mu?
geçip gidiyor.
kısmetse ertesi güne.
Bildiğiniz gibi çoğu evde kızartma yağları defalarca kullanılır, ama bir o kadar da haddince. Neyse. Tam tavadan kavanoza boşaltırken tüm damlaların ikişer üçer birleşip aktığını gördüm. Elbet bitecektik ama kullanılmış ayçiçek yağı kadar olamadık. Yağ demişken, bu da kızgın yağ gibi yakıyor adamı. Tabi kızgın yağ da soğuyor. Ben neden hep soğuğu ve sıcağı karşılaştıracağım? Bu belirsiz.
seni çay içerken izlemek
seni çay doldururken
seni demlerken çayı
kimseler inanmasa da düpedüz sevap
Herkes çok sevilen, çok güzel, hep aranan bir insan olduğumu zannediyor. Oysaki ben sadece yalnız kalmaktan ölesiye korkuyorum. Belki de tek yaşadığım evime yalnızca yatmaktan gidişim de bundandır.
Yaklaşık sekiz ay kadar önce başladı her şey. Ben tavşanları çok severim. Tavşanlar demişken, tavşanların öyle kumrular gibi özellikleri de yok, sadece seviyorum. Herhangi bir sebebi yok. Sevmek için sebebe ihtiyaç duymazsınız.
Burnunu ilk oynatan tavşanı gördüm sekiz ay önce, o’ydu işte. Ta kendisiydi. Doğru adam ya da değil orasını bilemem, ama gözlerine bakınca ister istemez araya mevsimler sokabiliyor insan, vakit geçirmek istersiniz onunla. Çay içerken, sigara içerken. Çok da seksi görünmüyor aslında, mesela elini tutsam arkadaşlarımla tanıştırsam, “Bu ne yahu, yakışıyor mu yanına hiç?” diyeceklerinden eminim.
Halbuki en baştan her şeyi açık açık ortaya koymuş, rengini de belli etmişti. Bir kadın daha ne ister ki, santrayla beraber ilan-ı aşk. Bu arada sanırım Fenerbahçe taraftarıyım. Ve herkes bilir ki biz kadınlar yalnızca ofsaytın ne olduğunu bilmeyiz, ama ofsayt taktiği bizim doğamızda vardır. İlk atağıyla ofsayta düşürmüş, umutlarını kırmıştım.
Yanıma yaklaşabilen tek herif Metin olmuştu şimdiye kadar. Metin Kitin. Böcek gibi bir adamdı, üzeri parlak, her kokuyu iyi alabilen, yeri geldiğinde kaçmayı beceren, yeri geldiğinde her yere sızabilen bir adam. Kalbime de sızmayı becermişti. Bazen kadınların ofsayta düştüğü anlar vardır. O da öyle ender anlardan biriydi işte, Metin’le oturmuş ne olduğunu anlayamadan kahve içiyorduk. Kahveyi çok severim, ama türk kahvesiyse eğer. Bana ne istediğimi sormadan iki americano söylemişti, süt isteyip istemediğimizi kibarca soran garson kızı da “İstemez,” diye kabaca bir tavırla reddetmişti. Aslında kaba erkeklerde her zaman göze hoş gelen bir çekicilik vardır. Nasıl olsa erkek dediğin hakkını kimseye yedirtmeyecek, gerektiği yerde yumruğu masaya vurabilecek, masayla yumruğu kırabilecek biri olmalı. Ama Metin’de beni içten içe rahatsız eden bir şeyler vardı, bu da merak duygumu uyandırıyordu. Biz kadınların en büyük düşmanı, merak. Allah düşmanımın başına vermesin.
O’nda ise bir garip hüzün havası seziyordum. Tüm ezilmiş görünümüne inat, biraz da bir amaç bekleyen bir samimiyet sahibiydi, hakiki olan da buydu. Hiçbir insan yoktur ki birazcık da olsa çıkarı olmadan samimiyet beklesin. Onun beklentisi daha çok benim beklentilerimi karşılamak için ufak da olsa bir teşvik primi olarak adlandırılabilirdi. Metin gibi “Beat Kuşağı”ndan bahsetmiyordu. Cahit Zarifoğlu’ndan birkaç dize biliyordu, Ah Muhsin Ünlü okuyordu, bağlama çalıyordu bazen. Tespih de sallıyordu, ama tespih sallayışında garip bir zerafet vardı. Ben bile sallamıştım birkaç kere; o kadar da geniş mezhepli olmamama rağmen. Ama sanırım bu geri dönüşü olmayan değişimden korkuyordum. Hareketlerindeki insana yanılma arzusu katan samimiyetten korkuyordum, eğer bir yere gidecek olsaydık; Metin’le günler öncesinden planlar yapar, hazırlanırdık. O’nun için bir tren bileti yeterliydi, paramız yoksa kaçak bile binerdik. Çanta yok, para yok. “Haydi kalk gidelim,” derdi sadece. Çok güzeldi aslında bu. Ama o kadar sevdiği sigarası bile olmadan günlerce gezdiğini gördüm. Belki de ben olmasam bir gün o yolculuğa tek başına gidebilirdi, belki de bundan korkuyordum.
Metin’le iyiden iyiye yakınlaşmıştık: Güzel bir restoranda şarap, müzik ve leziz yemeklerle güzel bir akşam geçiriyorduk. Oysa O olsaydı bir esnaf lokantasında ciğer yiyor olabilirdik. Ciğeri de çok severim aslında, yanında bulgur pilavı, ince dilimlenmiş ekmek soğanı ve ayran varsa hele. Ama sonuçta şarap vardı, güzel bir müzik, güzel bir restoran. Esnaf lokantasına her zaman gidilebilirdi. Sonuç olarak o akşam Metin’le yemek yedik, oradan ayrıldık ve diskoya gittik. Üzerimdeki elbiseyi gören her erkeğin bana bakışları hoşuma gidiyordu. Bakışların ifade ettiği mana değil tabii, sadece bakmaları hoşuma gidiyordu.
Ertesi gün Metin’le beraber derse gittik. Uzun zamandır derse gitmiyordum, ve eğer Metin sayesinde derse gelmişsem doğru bir karar vermiş gibiydim. Hatta hiç şüphe yok, doğru karar vermiştim. Ve eğer uzun zamandır derse gitmiyorsanız, okul size yirmi bir yaşında hapsolduğunuz bir kreş gibi gelir. Metin orada bile beni eğlendirmeyi başarıyordu. Kuşkusuz yanında olmam gereken insan oydu. Çirkinleştiğim zaman yanımda olmayabilirdi, ama ben çirkinleşene kadar yanımda duracağı belliydi. Ders bitti ve çıktık dışarı, el eleydik. Kantinden birer kahve aldı, bu kez sütlü almıştı kahvemi. Bir de sigara ikram etti. Tam sigarayı yakarken karşımda O’nu gördüm. Yakamdan düşmeyecekti anlaşılan. Farkında değildi, sevgisini hak eden onca kadın varken beni bulmakla başına kendi bela almıştı. Bir şekilde ya onun ya da ikimizin birden sonbaharı olacaktı.
Bu bahar, son bahardı.
seneler sürer her günüm
yalnız gitmekten yorgunum
zannetme sana dargınım
- May 18
- , 2012
“Resimdeki arkadaşın adı Sensory Homunculus; her bir duyunun kortekste kapladığı alanın büyüklüğüyle orantılı bir beden yarattığımızda insan vücudunun neye benzeyeceğini gösteriyor. Görme, işitme, tatma, koklama… Hepsini toplasanız dokunma duyusunun kapladığı alanı kaplamıyor. Duyuların en yoğunlaştığı bölge ise el parmaklarımız; bir saç telini ayırt edebilecek hassasiyete sahip. Yani Kant boşuna, “El ileri uzanmış bir beyindir,” demiyor ve Emrah Serbes’in yazar olduğunu öğrenen memur bey boşuna onun parmaklarına kast etmiyor. Sözün özü, bakmayın yüreğinde, ruhunda, dalağında falan fırtınalar kopanlara… Acıyı parmak uçlarında hissetmeyen kişiden yazar olmuyor.”
Alper Canıgüz
